27 Ocak 2012 Cuma

Ah Bu Diziler.... Şimdi De House M.D. Peşindeyim!



TV kanallarında bir sürü bir sürü dizi var ve otobüste-vapurda-sokakta sık sık "diziyi kaçırıca eve gitmeliyim. Akşam dizim var gelemem." vs cümlelerini duyuyor olmamaıza rağmen kime sorsak "ayyy yok ben hiç dizi seyretmiyorum, yabancı diziler haricinde" diyor neredeyse :)) Tabi tabi, ben de seyretmiyorum zaten :P
Yok yok, ben gerçektenten seyretmiyorum :) Papatyam dizisine bakıyorduk ama o da bitti. Eşim Kurtlar Vadisi'nin sıkı takipçisiydi ama neredeyse 1 yıldır pek bakmıyor. Öyle Bir Geçer Zamanki'ye gıcık gıcık gıcık oluyordum, bu yüzden hiç seyretmemiştim fakat son iki bölümdür bakıyorum, güzelmiş :P Gerçi sıkı takipçisi olanlar "artık bozdular o diziyi de" diyor ama belki de bozuk hali hoşuma gitmiştir :P Ezel varken seyrediyordu ama ben son sezonuna hiç bakmadım neredeyse. Çarşamba günleri Çocuklar Duymasın açık olur TV'de ama ben bilgisayar başında eşim ipod başında, arada şöyle bir ekrana bakarız. Şimdi TRT1'de Seksenler diye bir dizi başladı. 10 dakika kadar seyrettim ama güzele benziyor, takip edebiliriz belki.
İşte bu dizisizlikte, can sıkıntımı giderme amaçlı yabancı dizi arayışına girmiştim geçen yıl. Önce Desperate Housewives'ın bütün sezonlarını bir çırpıda seyrettim. Ara sıra TV'de bakardım ve çok merak ederdim. En baştan seyretmeye başlayınca da epey sardı. Şimdi birebir takip ediyorum. Son sezonun son bölümünde yani 8. sezonun 12. bölümündeyim. Altyazı yüklenmesini bekliyorum seyretmek için :)



Yine geçen yıl Dexter'a fena halde takılmıştım. Hatta bir post da yazmıştım Dexter'la ilgili. Onu da birebir takip ediyorum fakat o da fena fena fena bir bölümle sezon finali yaptı önceki ay.
Bu arada ben de twitterda falan birçok kişinin profil fotoğrafı yaptığını gördüğüm House dizisine bir başlangıç yapayım dedim ve deyiş o deyiş :P Şuan 4. sezondayım.
İlk başlarda House'u acımayla karışık pek sevmiştim. Hani çok yalnız vs falan ya, insan üzülüyor. O yüzden böyle aksi ve gıcık oldugunu düşünüyor. Ama kaç sezondur seyrediyorum, artık tanıdım nerdeyse. Ve adam hakikaten gıcık ve uyuz bence. Ayrıca çok da muzur! Babamı hatırlatıyor bana :) Babam da muzurdur, milleti gıcık etmeye bayılır. Onun emekli olmadan önce, fabrikada yaptığı muzurlukları dinleyerek büyüdük biz :) Ama babam gibi House da çok işe yaradığı için, onca muzurluğa rağmen kovulmuyor.
Gerek dizide gerekse dizi tanıtımlarında House hep "teşhis konulamayan hastalara teşhis koyup tedavi eden dahi doktor" olarak tanımlanıyor ama her bölümde son 15 dakikaya kadar her hastaya hep yanlış teşhis koyuyor önce. Ve o yanlış teşhisin yanlış tedavisinden dolayı hasta daha da kötü hale geliyor. Hep son 15 dakikada doğru teşhisi koyuyor ve tedavi ediyor. Bundan da sıkıldım aslında :P



Ama yine de, sadece hastalar ve hastalıklar olmadıgı için güzel bir dizi. İnsanın takip edesi geliyor. 3. sezonun sonunda ekip dağıldı ve ben çok üzüldüm gerçekten. Alışmıştım hepsine :) Sonra internette azıcık araştırma yaptım ve ekibin daha sonra tekrar toparlanacağını öğrendim. Gerçi emin değilim. Çünkü çok da fazla bakmak istemedim, öğrenmeyeyim diye :)) Benim şöyle bir huyum var: roman okurken, film seyrederken falan sonunu bilmek isterim. Hani herkes, sonunu öğrenmek istemez ya heyecanı kaçmasın diye, ben ise sonunu öğrenince daha çok heyecanlanıyorum :) Çünkü o sona nasıl ulaşıldığını merak ediyorum :) sonunu bılmezsem de, belirsizlik daraltıyor beni.



House, hastalarla pek ilgilenmiyor aslında. Ekibi var ve köle gibi kullanıyor onları. Bütün testleri vs onlar yapıyor. House çok mecbur kalmadıkça hastayı asla görmüyor. ve zaten herkesin yalan konuştuğunu düşündüğü için hiçbir hastaya da inanmıyor. Her hastanın mutlaka bir şeyleri gizlediğini, hastalığı da o yüzden teşhis edemediklerini düşünüyor. Hastanın hayatını daha iyi öğrenebilmek için, ekibini hastanın haberi olmadan, hastanın yaşadığı eve yolluyor ve araştırma yaptırıyor.
Şimdi ben sizi de kendim gibi bilip dizi hakkında ayrıntılı bilgi vermeyeyim :) Gerçi yukarıda biraz vermiş oldum , kusura bakmayın artık :) Dizinin en sevdiğim yönü ise şu, hiç ummadığınız şeylerden hastalık kapabileceğinizi öğreniyorsunuz. Mesela bir bölümde, çocuk neredeyse ölecekti ve hiçbir teşhis koyamıyorlar. Bir sürü tahlil yaptılar MR çektiler vs vs. Ama yok. Neden hasta olduğunu bir türlü bulamadılar. Sonunda House'cuğum buldu tabi :) Meğer, çocuk, kamyonette pantolon satan birinden kot pantolon satın almış ve yıkamadan giymiş. Satan kişi de, gündüzleri aynı kamyonetle kimyasal ilaç mı taşıyormuş ne. Onlar pantolona da bulaşmış. Pantolon da çocuğun derisiyle temas edince o kimyasallar çocuğa geçmiş. Çocuk da hastalanmış. (Masal anlatır gibi oldu :) )
İşte böyle blogcanlarım. Bu kadar anlatınca canım çekti. Siz "hmm nasıl birşeymiş acaba bu dizi, bi bakayım." diye merak ededurun, ben de gidip 4. sezonun 2. bölümünü seyredeyim bu karlı ve soğuk havada sıcacık battaniye altında :)

12 Aralık 2011 Pazartesi

Yumuşacık Mmmmmmısır Ekmeği

Şimdi bu postu yazarken ilk yada ikinci postum geldi aklıma :) Patlamış mısır fotoğrafı koymuştum. Ben mısırı pek severim. Haşlanmışını da patlamışını da. Ama GDO vs lafları çıktıktan sonra yemeye korkar oldum. Yine dayanamayıp yiyorum arasıra. Ama yetmiyor :( İçim rahat olsa her akşam patlatır yerdim şimdi, ohh missss :)
GDO'suz tohum var mıdır bilmem ama bulmayı ve annemlerin o minik bahçesine ektirmeyi çok isterdim.
Mısırın ekmeğini de pek severim :) Fakat fırınlardakiler taş gibi kuru oluyor genelde. öyle sevmiyorum ben. Yumuşacık olmalı poğaça gibi.
Geçen gün Müge'nin bloğunu gezerken mısır ekmeği tarifine rastladım. O da başka bir blogda görmüş ve denemiş. Ben de denemeye karar verdim. Fakat tarifin bulunduğu postun altında farklı bir tarif daha vardı. Onu mu deneyeyim bunu mu deneyeyim diye kararsızlık içindeyken, diğer tarifte yumurta olmasını kendime bahane gösterip bu tarifi yapmaya karar verdim :) Marketlerde nişasta kutusu gibi kutularda satılan hazır mısır unlarını sevmiyorum ben. Tuhaf bir tadları oluyor, naftalinliymiş gibi. O yüzden açık mısır unu aldım. Daha önceden mısır unlu bir poğaça tarifi denemiştim. O zaman Koska'dan almıştım mısır ununu ve memnun kalmıştım. Bu sefer bizim markette de buldum. Çalışanlardan birinin memleketinden geliyormuş. Aldım ve ondan da memnun kaldım.
Veeee Müge'nin oldugu gibi benim de favori mısır ekmeği tarifim oldu hemencik bu tarif :) Yumuşacık mis gibi bir ekmek çıkıyor ortaya. Ben unu yarım bardak kadar daha fazla kullandım ve biraz karbonat da ekledim, tarifte olmamasına rağmen. Çünkü karbonatın verdiği tadı seviyorum.
Hadi lafı daha fazla uzatmayayım da tarifi vereyim:



Önce Malzemeler:

2 su bardağı mısır unu
1,5 su bardağı beyaz un
Yarım su bardağı sıvıyağ
1,5 su bardağı süt
1 pakete yakın kabartma tozu
1 çay kaşığına yakın karbonat
1 tatlı kaşığı tuz
100 gram beyaz peynir (ben peynir kullanmadım ama tulum peyniri de yakışır diye düşünüyorum)

Yapılışı:

Malzemelerin hepsini karıştırıp, yağlanmış tepsiye/borcama/kalıba döküp 180 derece fırında pişirip yiyorsunuz :) Pişip pişmediğini anlamak için, Müge'nin de tavsiye ettiği gibi kürdan yada bıçak batırabilirsiniz. Kürdan/bıçak kuru çıkıyorsa pişmiş demektir.
Afiyet olsun.

8 Aralık 2011 Perşembe

İşte Şimdi Anladım...



Tuhaf insanlar ve tuhaf ilişkiler yumağının içinde kaybolup gitmişiz. Gereksiz tartışmalar, tuhaf kıskançlıklar, anlamsız nisbetler, çocukluklar, çekememezlikler, kuyu kazmalar, sadistlikler, çekiştirmeler. O yumak Allah korkusunun yanına hiç uğramıyor. "En iyi ben bilirim, en doğru benim, ah ben mütevaziyim boynumu eğerim" dikenlerine takılıp duruyor. Her diken o yumağı aşındırıyor, daha da iğrenç hale sokuyor. Yumaktakı her yün parçası kendini kusursuz biliyor, karşısındakinin çirkinliğine mana buluyor.



Kibrim çok, evet. Aslında kibir değil. Kendimi çok severim. Sevmek için sebep aramadan severim üstelik. Aynanın karşısına geçer kendime methiyeler düzerim. "Ayyy ne güzelim, şu kaşlara gözlere, şu dudaklara bak. Saçlarımın rengi ne hoş." Kendimi sever sever sever, sonra ruhumu görmeye başlayınca ışığı kapatıp geçerim içeri. Mütevazı olmamı gerektirecek hiçbir üstün vasfa sahip olmadım ne yazık ki. O yüzden mütevazı olmayı da yakıştıramadım hiç kendime. Mütevazı göründüğüm anları sahtelik-iki yüzlülük olarak algılayanlar farkedemedi hiç o anlardaki mütevazı görüntünün aslında utangaçlık olduğunu. İçten içe kendimi tokatladıgımı da göremediler. Ben ble sonradan farkettim.



Dün twitterda da yazmıştım: Beni sevenlerden bazılarının beni neden sevdiklerini anlayamıyorum. Zira dışarıdan bakılınca pek de sevilecek biri değilim. İçimi görebilmeleri lazım. Yaklaşık 6-7 yıldır bazı sebeplerden dolayı öylesine kapattım ki içimi dışımdakilere. Görmesinler, bilmesinler, incitmesinler istiyorum. Ve zalimliğim artıyor. Bugün işyerinden bir arkadaşın dediği gibi, zamanla Aliye Rona'ya dönüşecek miyim bilmiyorum ama insanların beni sevmemeleri, beni sevmelerinden daha çok hoşuma gidiyor. Sevmesinler istiyorum. Beni sevene karşı kendimi borçlu hissediyorum.



Karşısındakinin hangi şartlar içerisinde bulunduğunu bilmeden ahkam kesen insanlar da olmasın istiyorum etrafımda. Onların tükürdüklerini yaladıklarını görmek de hoşuma gitmiyor, acıyorum. Acıdığım insan iyice ufalıyor gözümde. Ve insanların ufalışlarını alçalışlarını görmek de hoşuma gitmiyor.
Bu aralar çok ah eder oldum. Ahım tutacak mı bilmiyorum. Ama güzel Rabbim'in hiçbir kırgınlığı onarmadan bırakmayacağını biliyorum, çok iyi biliyorum. Eşim diyor "helal et hakkını, affedici olan sen ol, affetmeyecek kadar değer verme gereksiz kişilere." Ama ben yapamıyorum. Dedim ya üstün vasıflarım yok benim. Helal edemiyorum hakkımı. Önceden kimseye beddua edemezdim, dilim varmazdı, üzülürdüm. Ama şimdi öyle bir duam var ki dilimde, Rabbimin adaletine içimde zerre şüphe olmadan güveniyorum ve benim yaşadıklarımın aynısını yaşamadan ölmeyeceklerini BİLİYORUM. Eşime sıkı sıkı tembihliyorum, ölüm döşeğinde bile hakkımı helal ettirmesin bazı kişilere karşı diye. Vasiyetimdir diyorum. Ahım o kadar büyümüş işte. Gıybete dilim varmıyor, sadece Rabbim'e edebiliyorum işte şikayetimi.



Kemal Sunal'ın Gülen Adam isimli bir filmi vardı. Ben de genelde hep gülüyorum. Ağlamak istediğimde bile gülüyorum tuhaf bir şekilde. Bu gülüşe bile öyle anlamlar buluyorlar ki şaşkınlığım had safhaya ulaşıyor. Diyorum ki; bir insan bunları düşünebiliyorsa, içi kapkara olmuştur, kapkara! Ne kadar beyaz görünse de öyle kararmış ki içi, karanlığından en parlak ışığı bile göremeyecek hale gelmiş. Haset bürümüş her yerini! Ettiği duaya amin dedirtmeyecek kadar kinle dolu ama melek görünümlü insanlar da tanıdım. Birçok kötü vasfa sahibim. Ani ve şiddetli öfke, iman zayıflığı, ibadet zayıflığı, dil sivriliği, tembellik.... Ama elhamdülillahi Rabbil alemin, hiç sinsi olmadım, hiç kimseye haset etmedim, hiç kimseyi zerre kadar kıskanmadım. Hiç kimsenin acısından zevk almadım. Zevk alanları da anlayamadım. Küçük günahlarımın affı için çok yalvardım, büyük günahlarım için ise utancımdan huzura bile varamadım. Rabbim öyle bir sınav verdi ki bana, sesimi çıkaramadım. Gerçekten çıkaramadım. Bir O bildi, bir de eşim. Benim çocuk yürekli, tertemiz niyetli eşim. İyi ki var! Tembelliğine, umursamazlığına, sorumsuzluğuna ne kadar kızarsam kızayım, şu gittikçe daha da nefret ettiğim şehirdeki tanıdığım insanlar arasında hislerini kirletmemiş tek insan o sanırım. Geri kalan herkesin ama İSTİSNASIZ HERKESİN ikinci bir yüzü oldugunu artık anladım. Sadece kötü anlamda demiyorum ikinci yüzü. İyi yada kötü sahte bir yüz.
Bu yazıyı niye yazdım? Kırgınlığıma ve helal etmediğim hakkıma harfler de şahit olsun istedim. Ve artık umursamamaya karar verdim. Umursamazsan görmezsin, görmezsen kırılmazsın, kırılmazsan umursamazsın. Varsın kibir sansınlar.

Ekleme: Bana hiç değer vermediği halde, hiç umrunda olmadıgım halde, hatta arkamdan gizli saklı işler çevirdiği halde, işi düşünce "canım nasılsın, yaa bizim şu şu mesele vardı, bi halledebilir misin?" diyenlere de hakkımı asla helal etmemekle birlikte onlardan kusmuk derecesinde iğrendiğimi de buradan belirtmek isterim. Evet evet, ben çok kötü bir insanım, nefret doluyum. Ama SANANE/SİZE NE??

28 Kasım 2011 Pazartesi

Buharlı Temizlik Makineleri... Ve Arçelik Buharika Gerçekten Harika Mı?

Ev işi yapmayı seven var mı aranızda? :) Yoksa, "biri yapsa da ben de o tertemiz evde ayaklarımı uzatıp keyfime baksam" diyenlerden misiniz benim gibi :P Ama tabi öyle olmuyor hiç. Tıpış tıpış kalkıp yapıyorsun evinin işini. Nerde o evlenmeden önceki günler hey gidi :D
Benim ev işlerinde en sevmediğim kısım süpürmek ve gömlek-pantolon ütülemek! Eşimin mesleğinden dolayı sık sık gömlek ve pantolon ütülemek zorundayım. Ütüleyesim yoksa, yakındaki bir terziye ütületiyorum ama genelde bana kalıyor tabi :) Ne kötü bir ev hanımı profili çizdim değil mi? :) Yok yok, o kadar da vahim değil durumum be :)
Ev işlerini sevsem de sevmesem de yapmak zorunda olduğum için, işleri kolaylaştıracağı söylenen herşey ilgimi çeker :) Bunlardan biri de buharlı temizlik aletleri idi. Hatta bir iki ay kadar önce şu yazımda bahsetmiştim. Almak istiyordum ama gerçekten işe yarıyor mu ve hangisini almalıyım bilmiyordum. O yazıda bahsettiğim modellerden birini almaktı niyetim. Neredeyse bütün markaları araştırdım. Kiminde sadece yer silme özelliği var, kiminde sadece duvar-fayans-duşakabin vs silme özelliği var kiminde ise hem yer hem de duvar-fayans-banyo vs temizleme özelliği var. Fakat ikisi bir arada olanlar genellikle epey pahalıydı. Fakir istiyordum ama onun da yer için olanı ayrı duvar vs için olanı ayrıydı. İki makineye de hiç gerek yoktu. Sonra, gerek yazıma yapılan bir yorum ve gerekse eşimin yönlendirmesi sonucu, hiç aklımda olmadıgı halde ve kafamda bu alet için düşündüğüm fiyattan biraz daha fazla fiyatlı olduğu halde Arçelik Buharika almaya karar verdim. Eve getirir getirmez denedim tabi :)



Veeeeee pek bir şey anlamadım :) Yani iyi midir kötü müdür? Buhar veriyor ve yerleri siliyorsun işte. Bu muymuş dedim. Birkaç kez daha denedim sonra. Bu denemelerin sonucunda gayet gereksiz bir alet olduguna karar verdim. Yani evet yerleri siliyor güzelce ama ben bunu vileda ile de yapıyordum zaten. Hiç de öyle bahsedildiği gibi yükseeeeek sıcaklıkta buhar vermiyor bir kere! Güya yüksek sıcaklıkta buhar verecek ve mikropları öldürecekti. Ilık bir buharı var, ne kir yumuşatıyor ne de mikrop öldürüyor zannımca! Omuz askısı varmış ama bizim kutudan çıkmadı -aldıgımız yere de gitmedik tekrar askı için-. Omuz askısı olmayınca elde tutuyorsun ve bir elinde o varken tek elle aleti kullanmak zor oluyor. süpürge gibi düşünün. Tipi de süpürge gibi zaten. Süpürgenin gövdesini bir elinizde, borusunu bir elinizde tutarak süpürdüğünüzü düşünün. Bu da öyle işte. Zorluyor insanı. İki elle çok daha rahat oluyor. Ve borusu da sanki kırılıverecekmiş gibi geliyor bana, bastıramıyorum havlusunu yere. Tabanca şeklinde olan tutma yerini de bi tuhaf yapmışlar, hiç ele göre değil. Ama oradan tutmak zorundasınız buhar düğmesi orada oldugu için. Çok rahatsız ediyor eli.
Durum böyle. Ben yandım siz yanmayın diye bilgi vereyim istedim :) Yani kullanılabilir tabi ama "vaay iyi ki almışım yahu" denilecek birşey değil bence. İlla alınmak isteniyorsa da 100 TL civarında olanlardan almak daha mantıklı. Belki henüz keşfedememişimdir bilmiyorum, ama daha neyini keşfedebilirim onu da bilmiyorum :) Gerçi cam silme aparatı falan var, bir de onu deneyeyim de sonra yine bilgi veririm size :)
Hadi iyi günler :)

24 Kasım 2011 Perşembe

Tarçınlı Kurabiyeler Yada Kurabiyecikler :)

Giriş bölümünü geçip direkt konuya giriyorum efendim :)



Günlerden birgün arkadaşlarımdan birine ev oturmasına gitmiştim. Arkadaşımın çok ama çok tatlı da bir bebişi var.Fotoğrafını size de göstermek isterdim ama şimdi bu saatte annesinden izin alamam :) Bebekli bir kadın olmasından dolayı, benim için fazla zahmete girmemesini söyledim kendisine. Yani bir çay ve kahvaltılık malzeme de yeterli olurdu. Ama gittiğimde, sofrayı donattığını gördüm. E becerikli kadın tabi :) Annesi de çok güzel su böreği yapar. Yapar yapar kızına yollar, kızı da dondurucuya kaldırıp misafir geldiğinde çıkarır :) Beraberce mamaları hazırlarken gözüm kurabiyelere takıldı. Minik minik kahverengi kurabiyecikler. Hemen attım ağzıma bir tane ama atmaz olaydım. Çünkü öyle güzeldi ki, tabaklar hazırlanana da bitirecektim neredeyse :) Bir yandan da şaşkınlık içindeydim, bu kadar şeyi nasıl hazırladı diye. Sonra bir bomba daha patlattı sağolsun :) Meğer kurabiyeler de dondurucudanmış :) Yani becerikli değil uyanık kadınmış bizim arkadaş :P Şaka bir yana, gerçekten beceriklidir. Boş vakitlerinde yapıp yapıp dondurucuya atıyormuş börek-çörek tarzı şeyleri. O günden beri ben de üç beş çeşiti dondurucumda bulundurmaya çalışıyorum hep.
Evet, kurabiye dondurucudanmış ama inanın hiç belli değildi. 5-10 dakika kadar fırında tutmuş ve yeni pişmiş hale gelmiş o güzelim kurabiyeler. E hemen tarif aldım ve ilk fırsatta denedim tabi ki :) Bloğa koymazsam da çatlardım ve koyuyorum işte. Mutlaka da denemenizi, hatta birkaç tepsi pişirip soğuttuktan sonra dondurucuya kaldırmanızı, sonra canınız çektikçe fırınlayıp yemenizi tavsiye üztüne tavsiye ediyorum :)




Buyrun tarif:

Malzemeler:

1 paket yumuşamış teremyağ (Ben yarım paket kadar kullandım)
1 paket kabartma tozu
1.5 çay bardağı pudra şekeri
1 çay bardağı sıvı yağ
1 su bardağı toz fındık
1 çorba kaşığı tarçın
Aldığı kadar un


Yapılışı:

Margarin, pudra şekeri, sıvıyağ, toz fındık, tarçın ve bir miktar unu elinizle yoğurmaya başlayın. Biraz yoğurduktan sonra kabartma tozunu katın. Evet, bilinenin aksine, una değil biraz yoğrulmuş hamura katılacak kabartma tozu. Normal bir kurabiye hamuru kıvamına gelinceye kadar hamuru yoğurup istediğiniz boyutta yuvarlayıp tepsiye dizin. Makbulü küçük yuvarlakcıklar :) Çok daha şirin oluyor. 200 derece fırında üzerleri kızarana kadar pişirin. Soğuduktan sonra beni de çağırın ve afiyetle yiyelim :)
(Arzu ederseniz, soğuduktan sonra üzerlerine pudra şekeri de serpebilirsiniz ama bence gerek yok. )

12 Kasım 2011 Cumartesi

Rengarenk, Kaşarlı-Mısırlı Salata

Yemeklerin olmazsa olmazlarındandır bence salata. Yapmaya en çok üşendiğim yiyeceklerin başında geldiği için pek yapmam ama her yemekte olması şart gibi geliyor bana. Geçen ay eşimin teyzesi bizdeyken, onun salata alışkanlığı sayesinde ben de salatayı daha bir sever oldum ve bu konudaki üşengeçliğimi atmaya çalıştım üzerimden. Onunki bilindik salataydı. Yani kıvırcık-domates-salatalık-soğan ve bol zeytinyağıyla limon. Ben soğan yemediğim için koymuyorum. Limonlu salatayı da hiç sevmezdim, işkence gibi gelirdi bana limonlu salata yemek. Ama sağolsun alıştırdı beni :) Şimdi illa ki limon arıyorum salatada :)
Tarifini vereceğim salata klasik salatalardan değil. Ama ilk denediğim günden bu yana her misafirime mutlaka yapıyorum. Çünkü çok beğeniliyor ve eşim de bayılıyor. Zaten birşeyi sık yapmam için, eşimin çok beğenip iştahla yemesi en büyük motive oluyor benim için :)
Tarifi yesilkivi.com'dan aldım. Asıl tarifte kaşarlar daha uzun fakat ben biraz daha küçük doğruyorum. Tercih sizin. Fotoğraflar yine karanlık ortamda oldu, kusura bakmayın. Bir de, servis tabağındaki halini fotoğraflamayı unuttum. Bununla idare ediverin he mi canlarım ciğerleriM :P



Malzemeler:
Arzu ettiğiniz kadar domates
Arzu ettiğiniz kadar haşlanmış mısır
Arzu ettiğiniz kadar kaşar
Arzu etitğiniz kadar maydono
Arzu ettiğiniz kadar zeytinyağı
Arzu ettiğiniz kadar tuz
:))

Yapılışı:
Maydonozları ince ince kıyın. Kaşarları kibrit çöpü kalınlığında küçük küçük doğrayın. (Yada jülyen de doğrayabilirsiniz. Ben jülyenin yarısı kadar doğruyorum). Domateslerin kabuklarını soyup onları da küçük küçük doğrayın. Hepsini karıştırıp mısırı da ekleyin. Zeytinyağı ve tuz ekledikten sonra salatanız servise hazır.
Afiyet olsun.



ÖNEMLİ NOT: Salatanıza zeytinyağı ve tuzunu eklemeyi unutmayın benim gibi :) Misafirlerim de hiç sesini çıkarmadı "bunun yağı-tuzu yok yahu" diye :) Benim de yeme fırsatım olmadı sofrayla ilgilenirken. Sonradan aklıma geldiğinde ise yemeğin sonuna gelinmişti.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Güneş Börek



Daha önce bahsetmiş miydim hatırlamıyorum ama ben çok yemek seçerim. Yemediğim o kadar çok şey var ki. Soğan-yumurta-sebze-sakatat vs vs . Dolayısıyla hamur işleri benim en çok yediğim yiyeceklerden oluyor. Çünkü doymam gerekiyor :) Hamur işleri arasında da en çok poğaça türlerini severim. Aslında börekleri de severim ama yapanlar genelde aralarına ve üstüne yumurta falan sürüyor, o da bana çok kokuyor ve yiyemiyorum. Anca kendim yapmalıyım yada yumurtasız yapılmalı ki yiyeyim.
Yemek bloglarında da genelde hamur işleri bölümüne bakıyorum. Geçen gün blog güncellemelerinde, Jibek ve Cahide'nin bloğunda Mayalı Hamurdan Güneş Börek diye bir post görünce hemen koştum bloğa "O DA NEYMİŞ Kİ AYOL" diyerek :P Ve görüntüye de tarife de bayıldım. Tam benlikti :) İki gün sonra teyzemlerin de gelecek olmasını fırsat bilip tarifi denemeye karar verdim. Cahide'nin de söylediği gibi gayet bereketli bir tarif. O yüzden , Cahide'nin tavsiyesine uyup da ölçüleri yarıya indirip yaptığım için pek memnun oldum :)
Denemenizi öneriyor ve denemeniz için de tarifi vermem gerektiğini düşünüyorum :P Benim vereceğim ölçüler yarım ölçüdür. Yani siz tekrar yarıya indirmeyin :)



Malzemeler:
1 su bardağı süt
1 su bardağına yakın yoğurt
Yarım su bardağı sıvıyap
1 yumurta (+1 yumurta sarısı üzerine sürmek için)
1 tatlı kaşığı instant maya
1 yemek kaşığı toz şeker (dolu dolu olsun)
1 tatlı kaşığı tuz (o da dolu dolu olsun)
Aldığı kadar un (yumuşak bir hamur olacak)
Eritilmiş tereyağı

Patatesli Harç için:
3 patates
Biraz peynir
İsteğe bağlı olarak biraz maydonoz
Karabiber, tuz



Yapılışı:
Patatesleri haşlayın, peynir karıştırarak ezin. Maydonoz, tuz ve karabiber ekleyin. Bir kenarda bekleyedursun.
Yumurta, süt, sıvıyağ ve yoğurdu iyice çırpın. Un, maya, tuz ve şekeri ekleyip yumuşak bir hamur elde edin. Mayalanması için bir müddet beklettikten sonra kalın bir şekilde açın. Üzerine erimiş tereyağı sürdükten sonra zarf şeklinde katlayıp buzdolabında yarım saat kadar bekletin.
Yarım saat sonra hamuru çıkarıp dikdörtgen olacak şekilde merdaneyle açın. Poğaça hamuru yaparken avucunuzda açtığınız kalınlıkta olsun. Tekrar tereyağı sürüp patatesli harcı her tarafına döşeyin. Rulo yapıp simit gibi uçlarını birleştirin. Tepsiye alıp üzerine yumurtanın sarısı ve yoğurt karışımından sürün. Susam-çörekotu serpin. Bir müddet, fırını çalıştırmadan fırında bekletin. (ben bekletmeden yaptım) Yuvarlak şekli bozmadan dilimleyip fırını çalıştırın. Ben 175 derecede pişirdim. İçini kontrol ede ede pişirin. Piştiğinize inandığınızda çıkarın ve biraz dinlendirdikten sonra dilimleri kesip servis yapın.
Afiyet olsun.



Hamurun yapılış aşamaları için Cahide ve Jibek'in sitesine bakabilirsiniz.