29 Nisan 2010 Perşembe

Herkes Buraya Baksıııınnn :)


ORADAN BURADAN KISA KISA....

Annemin, (sanırım) kiraz ağacı...

Yağmurlu bir İstanbul sabahında işe gitmek üzere vapurdan inmek için vapurun iskeleye yanaşmasını beklerken...

Minicik bir kedi sesi duyup sese doğru yaklaşınca gördüğüm güzellik...

Annesi ortalarda olmadığı için yaşaması için gerekli çabayı gösterirlerken...

27 Nisan 2010 Salı

HARİKA!

Benim tuhaf bir yönüm var. Yaa aslında tuhaf mı yoksa iyi bir yön mü bilmiyorum :) Nedir bu? Benden satış elemanı falan olmaz kardeşim :) Şimdiye kadar hiç satış elemanı olarak çalışmadım ama bazen çalıştığım işyerlerinde müşteriler beni görünce fikir falan danışabiliyorlardı. Beğendikleri ama biraz kararsız kaldıkları bir ürün hakkında düşüncelerimi soruyorlardı. Ve ben eğer o ürünü beğenmediysem asla "Aaaa çok güzelmiş, bence mutlaka alın." falan gibi cümleler kuramıyorum. Beğendiysem söylüyorum ama beğenmediysem kem küm ediyorum :S
Bir dönem O.r.iflame satıyordum. Gerçi arasıra yine sipariş olursa alıyorum. Ama mesela bir arkadaşım yada akrabalarımdan biri sipariş verdiğinde hemen "ayy ben bunu sana gelişine/indirimli vereyim" falan diyorum :S Tam fiyatına verince suçlu hissediyorum genelde kendimi. Yada indirimde olmayan bir ürünü istediklerinde veresim gelmiyor. Ya indirim yapıyorum yine yada vazgeçiriyorum almaktan :) Bu yüzden şimdiye kadar hiç kar etmedim, hep içerde oldum :P
Ama fakat lakin, birşeyi beğendiysem de çevremdeki herkes kullansın istiyorum o ürünü. Heyecanla anlatıyorum herkese. Şimdi size de çok beğendiğim ve herkesin faydalanmasını istediğim bir üründen bahsedeceğim.
Geçenlerde bir TV programında bir kimya mühendisi bayan konuktu. Şöyle bir dinledim önce. Sonra epey ilgimi çekti söyledikleri. Kozmetik ürünlerindeki, deterjanlardaki vs çok zararlı kimyasallardan bahsediyor ve kullanımı sonucunda oluşabilecek hastalıkları falan anlatıyordu. Bu zararlı maddelerden ikisi paraben ve alüminyummuş. Ayrıntıyı buradan okuyabilirsiniz fakat ben kısaca değinmek istiyorum. Alüminyum DNA'yı bozuyor ve DNA kırılması da kansere yol açıyormuş. Piyasadaki stciklerin hepsinde alüminyum varmış :( Çünkü alüminyum gözenekleri tıkayarak terlemeyi önleyen maddeymiş. Praben de ürünlerin raf ömrünü uzatabilmek için ihtiyaç duyulan bir koruyucuymuş. Ve vücuttaki östrojeni taklit ediyormuş. Göğüs kanserli kadınların tümör örneklerinin içinde bolca bu maddenin bulunmasının sebebi olarak da bu özelliği gösteriliyor. Östrojen hormonu vücutta ne kadar artarsa göğüs kanseri riski de o kadar yükseliyormuş. Evdeki roll-onların hepsine baktım ve evet hepsinde var :( Direkt attım. Dediğim gibi, ayrıntıları o linkten okuyabilirsiniz. Ben sadede geleyim.

Kudret Hanımı dinledikten sonra hemen araştırmacı ruhumla bir araştırma yaptım Google işbirliği ile :P Ve Kudret Hanım'ın bazı çalışmalarını buldum. Kendisi tamamen doğal içerikle yani hiçbir kimyasal madde kullanmadan bazı ürünler üretmiş. Stick, şampuan, pişik önleyici ve dudak nemlendirici. Hemen stick ve şampuandan sipariş verdim! Evet biraz pahalılar ama tamamen doğal oldukalrı için verdiğim paraya değdiğini düşünüyorum. Şampuandan çok memnun kalmadım. Ama bu tamamen benden kaynaklanıyor. Zira benim saçlarım kuru değil fakat şampuan kuru ve normal saçlar için. O da doğal. İçinde zeytinyağı falan var.
Stick ise mucize gibi birşey! Bir kere, çok hoş bir kokusu var. Ve birkaç gün etkili. Terliyorsunuz ama bakteri oluşumunu engellediği için asla ter kokusu olmuyor. Bizi kokutan terlemek değil bakteriler. Gözenekleri tıkamıyor bu stick, dolayısıyla terliyorsunuz ama kokmuyorsunuz. Bilakis mis gibi kokuyorsunuz sanki parfüm sıkmış gibi :) Sağlıklı olanı da bu zaten. Üstelik bazı kampanyaları da var. Sitelerinden inceleyebilirsiniz: http://www.naturalive.com.tr/
Yakında el kremi de süreceklermiş piyasaya. Hatta ben bu sticklerden alıp satışını yapmayı da düşünüyorum. Belli bir adette almak gerekiyor bunun için. Satamazsam bile ben kullanırım hepsini :D Ve zaten, güvenip de bir kere alan birinin çok memnun kalacağına bir daha isteyeceğine %100 eminim ben. Geçenlerde Cahide de bahsetmişti bu konudan ve Kudret Hanım'dan. Onun yazısına da bir göz atmanızı tavsiye ederim.
Yine belirteyim: Kudret Hanım'ı da markalarıyla ilgili herhangi birini de tanımıyorum. Ve herhangi bir çıkarım da yok. Hatta blogumdan haberleri bile yok. Gerçi tanışmak ve onlarla çalışmayı çok isterim ama şimdilik böyle birşey yok. O yüzden bu yazının bir reklam oldugunu düşünmenizi istemem. Alır da denerseniz ne kadar haklı ve samimi oldugumu anlayacaksınız zaten.
Haydi eyvallah...

Kendime Not: Post bitirme cümleleriyle sorunun var bence Kiraz :))

22 Nisan 2010 Perşembe

Biliyor Musunuuuuuz, Biz Gezdiiiiik :P


İşyerimi ve iş arkadaşlarımı ve tabii ki işimi çok sevdiğimi biliyorsunuz. Fakat iş arkadaşlarımızla dışarıda pek görüşmüyoruz. Hepsi iyidir hoştur gerçekten ama nedense öyle de bir durum var yani. Ben bu durumu değiştirmeyi istiyorum ve bazı planlarım var ama bakalım gerçekleştirebilecek miyim...
Onbeş gün önceki Pazar günü annemler gelecekti ama sabah arayıp gelemeyeceklerini söyleyince, aylardır gitmediğimiz bir yere yani Çengelköy Çınaraltı'na gidelim diye karar verdik eşimle. Epeydir gezmiyoruz gerçekten de. Gezesimiz geliyor ama evde iş güç bitmiyor. Yada yorgun oluyoruz işte.

Yanımızda bir iki arkadaş daha olsun istedik. İlk aklımıza gelen kişi görümcemdi. Ama sonradan aklımıza geldi, o gün üniversite sınavına girdiği. Ve eledik. Sonra eşimin arkadaşını çağırdık, o da üşendi. Sonra da benim aklıma işyerinden arkadaşım F. ve eşi geldi. Zaten Çengelköy'de oturuyorlar. Aradım, onlar da gidecek yer arıyorlarmış :)
Ve gittiiiik. Ahh o Çınaraltııııııı... Evden salatalık domates, peynir, zeytin götürdük. Oradan da vazgeçilmezimiz Çengelköy börekçisinden böreklerimizi aldık. Süper manzaralı da bir masa bulduk ve patlamamıza bir saniye kalıncaya kadar yedik :D Diyet bozulmuş oldu ama olsun, sonra yürüyüş yaptık, erimiştir onlar :P

Evet erimişlerdir ama oradan sonra gittiğimiz Moda'da meşhuuuuuur dondurmacı Ali Usta'nın o ennnfes dondurmasından da yedik itiraf ediyorum, böhüüüü. Yok yok hiç pişman değilim valla, o dondurmayı hiçbir markanın dondurmasına değişmem! Benim favorim vanilyalı ve hindistancevizli olan. Tavsiye ediyorum.

Biraz da Moda'da turladık. Ama o aldandığımız güneşli hava birden değişti ve inanılmaz bir soğuk rüzgar esmeye başladı. E üşüyünce kalori eritme çabalarımızı da sonlandırdık mecburen :P
Optimum'a gidelim dedik ama şimdiye kadar hep otobüsle gittiğimiz için, arabayla gidiş yolunu bulamadık ve kaybolduk :Pp Nereden giriyorduk yan yola, bulamadık. Döne dolaşa yine Kadıköy'e gelip Nautilustan üç beş turlayıp, bir kaç adet tshirt alıp evli evineee köylü köyüne dedik ve evlerimize dönüp uyuduuuukkk. Bu masal da burada bittiiiii :)

20 Nisan 2010 Salı

İstanbul'dan Manzaralar...

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=975115&title=sultanahmette-4-bomba-imha-edildi
Sizlere bu kez İstanbul'un o güzel manzaralarından bahsetmeyeceğim. Acı gerçekleri çıkaracağım karşınıza. Gezmesi güzel, yaşaması zor olan bir şehrin bıçak sırtında yaşayan insanlarıyız, farkında mısınız? Yolda kakara kikiri yürürken bir-iki saniye sonra neler yaşayacağımızı hiç bilemiyoruz. Gerçi bu her ülke, her şehir, her mahalle için geçerli. Ölüm anlık. Ve ne zaman nereden ne şekilde karşımıza çıakcağını kestirebilmemiz mümkün değil. Eşimin dedesi (annesinin babası) yıllardır hastaydı. Bugün-yarın ölecek gözüyle bakılıyordu. Ama ne oldu? O yatalak bir şekilde de olsa hayatına devam ederken, önce eşi (anneannemiz) sonra da kızı (kayınvalidem) vefat etti. Hiçbirşeyleri yokken üstelik. Ve dedemiz de iki yıl önce vefat etti. Yani demem o ki, evet bir saniye sonramızı bile mümkün değil kestiremeyiz. Fakat, buna bile biraz da biz sebep oluyoruz diye düşünüyorum.
Dün bir olay yaşadık Çemberlitaş'ta. Akşam saat 21:30'a doğru Çemberlitaş tramvay durağında arkadaşlarla tramvayı beklerken birden bir ses duyduk! Ve duman yükselmeye başladı 100-200 mt kadar ilerimizden. İç huzursuzluklarını, manevi boşluk ve açlıklarını, cahilliklerini, kıskançlıklarını masum insanlara zarar vermek olarak dışarı yansıtan bazı kendini bilmezler, ses bombası atmışlar! Birden bir kargaşa çıktı ortaya. Hangi ara nereden çıktıklarını anlaymadığımız yunus polisler şimşek hızıyla geçtiler önümüzden olay yerine doğru, birbirlerinin peşisıra. Arkasından ambulanslar, ekip otoları. Koşturanlar vs. Biz tedirgin bir şekilde birbirimize iyice yanaştık. Tarmvay geldi ama binip binmemekte kararsızız. Çünkü tramvay olayın oldugu yöne doğru gidecek. Yine de bindik ama bir anons yapıldı "Şüpheli paket oldugundan dolayı, trafik durdurulmuştur" diye. Tekrar indik beklemektense. İnsanın aklına binbir türlü şey geliyor. Ya bu tarafa doğru gelirlerse, ya tekrar patlatırlarsa... Sonra beklemenin de çözüm olmayacağını anlayıp ara sokaklardan yürümeye karar verdik. Koşa koşa, sağa sola bakmadan, çöp kutularından falan uzak durarak Sirkeci'ye indik. Eşim de orada bekliyordu. Onu görünce rahatladım zaten.
Niye anlattım bunu? Ülkemizi, güzelliklerinin tadını hep beraber çıkarmaya çalışmak varken, kaosa sürükleyenlerden nefret ettiğimi söyleyebilmek için! Aleviyi Sünniye, Türk'ü Kürde, Fenerbahçe'liyi Galatasaryalı'ya, CHP'liyi AKP'liye vs düşman etmeye çalışıyorlar anca. Kargaşa çıkaranlardan hiçbirinin de bu saydığım gruplardan oldugunu hiç sanmıyorum! Çıkar amaçlı olarak seni bana, beni sana düşman ettikten sonra ortadan kaybolan kişiler... Vay efendim ezilmemek için 1 Mayıs'ta sokaklara dökülelim diye bağırıyordu bu sabah bir kadın vapur iskelesi çıkışında. Sen orada bağırıp kendini yırtarak ezileceğine evine gidip keyfine baksan diyorum? 1 Mayıs işçi bayramı değil miydi? O zaman bayram kutlamak varken neden meydanlara dökülüp de onun bunun işyerlerinin otomobillerinin camlarını indirip devlet malına zarar verelim ki? İşsiz oldugu için evine ekmek götüremeyenler varken, maaşım az diye yırtınmak neden? Öğretmenlerin maaşı az diye isyan çıkaranlar var mesela. Evet gerçekten az, ona bir itirazım yok. Ama öğretmenlerin maaşını beğenmiyorsan, öğretmen olma kardeşim. Ben mesela, öğretmen olmak isterdim. Ne güzel birsürü tatilleri var. Ben yılda 1 hafta tatil yaparken, öğretmenler yılda nerden baksan 4-5 ay tatil yapıyorlar. İtiraz edenler de bence öğretmenliğe yani birilerine birşeyler öğretmeye kendini adamamış olanlardır. İdealist bir öğretmen, öğretmenliği canı gönülden severek yapan bir öğretmen, maaşını çok da sorun etmez zaten. Edecekse de seçmesin o bölümü yahu. Doktorlar da çalışma saatlerinin çokluğundan ve işlerinin yoğunluğundan şikayet ediyorlar mesela. E sen doktor olmadan önce bunun böyle olacağını bilmiyor muydun? Hiçbir iş, eğer o işi severek isteyerek yapmıyorsan, katlanılabilir birşey değildir ki. Bir öğretmen en az 1350 TL maaş alır. Hele devletteyse, günü gününe aksamadan alır o maaşı. Halbuki asgari ücretler geçinenler de var bu ülkede. Sen mis gibi işini bulmuşsun, şükredeceğine neden devletine isyan ediyorsun ki? İstifa et başka iş yap o zamn maaşı yüksek olan. Devlet sadece memurlarına maaş vermekle uğraşmıyor ki. Karşımıza vergiler çıkınca itiraz ederiz, ama bir yandan da sürekli yüksek maaş ve çeşitli imkanlar talep ederiz devletten. Yol yoksa yol istersin, yol yapılırken de çamur oldu der kızarsın. Yeni otobüsler, yeni vapurlar, yeni köprüler, yeni yollar istersin. Ama aynı zamanda doğalgaz, elektrik, su ucuz olsun istersin. E vergi de vermemek istersin? Pardon ama, devlet neyini satsın da karşılasın senin bu isteklerini. Ben devlete hiç yardımcı olmayayım, vergi kaçırayım, alışveriş yaparken fişimi almayayım, devlet gelir amaçlı olarak birşeyleri satmaya kalkınca kızayım (bu satışların doğru birşey oldugunu savunmuyorum yanlış anlaşılmasının), sonra maaşıma ve sosyal olanakların azlığına karşı tepki gösterip gösteri yapayım, ortalığı yakıp yıkayım.Aferin yaa, süper akıllıymışım ben be. He bi de benim o yakıp yıktıklarımı da devlet yine telafi etsin dimi ? Ayyy çok sinirliyim dostlar. Nereden nerelere geldim. Bu arada, bu yazdıklarımın partiyle purtuyla ilgisi yok. Hiçbir partinin mensubu değilim. Yani benim için devlet devlettir. AKP yada CHP veya başka bir parti olarak görmem olayı. Düzgün işler yapsınlar da kim olursa olsun. Üffff yeter bana bu kadar ciddiyet. Hadi bakiim, didişmeyin didişmeyelim :P

16 Nisan 2010 Cuma

Ortaya Karışık Olsun Ama Hepsi Benim Olsun :D


Evin hanımı çalışıyor olunca ve üstelik biraz da tembelse, akşam yemekleri arasıra dışarıda yenebiliyor. Şekil A: Ben :P Bu aralar, yemeği dışarıda yiyeceğimiz zaman hiç düşünmeden gittiğimiz bir yer var. Köfteci Ramiz. İlk önce Nautilus AVM'deki şubesinde yemiştim köftesini. Ve yiyiş o yiyiş :)

Verseler 9-10 porsiyon yerim herhalde :P Ah kilo olarak dönmeyeceğini bilsem, he bi de beleş olsa kesin yerim yani :D

Son birkaç kerede Kadıköy Altıyol'daki şubelerine gittik. 15 gün kadar önceki son gidişimizde üst katta cam kenarındaki masaya yerleşince manzara yukarıdaki ve aşağıdaki gibiydi:

Ben bu aralar istikrarsız da olsa diyette oldugum için bir porsiyonla yetinmek zorunda kaldım :) Ama açık büfe salatamdan vazgeçemezdim yani :) Eşim de ben de hep söyleriz, açık büfe kahvaltılar/yemekler/salatalar tam bizim gibi insanlara göre :D Doldurup doldurup yiyoruz :D

Salata da salata yani! Normal bir insan o salatayla bir öğünü kapatır. Allah ne verdiyse dolduruyoruz biz :D Yeşillikler, kısır, mısır, biberler, zeytinler, dolmalar, bakliyatlar, abboow vışşş aneyyy yani :D Ama şaka bir yana, sırf onunla bile doyuyorum aslında. Tabi tek yersem :)
Denemeyenleriniz varsa, mutlaka yiyin derim beno leziz köftelerden. Sonrasında zaten vazgeçemeyeceğinizi düşünüyorum. Tabi aslında damak zevki meselesi bu. Hiç beğenmeyenler de mutlaka vardır. Biz beğendik anacım, beğenmeyenler tabaklarında kalanları paketletip bana ulaştırabilir, seve seve yardımcı oluruz :D

Çıkışta az biraz Bahariye yürüyüşü yaptık. Şu yukarıdaki tramvayın daha da yaklaşmasını bekliyordum aslında ama eşim sürükledi maalesef ezilecen diye.
Ayy neyse... Tanıtım olayı pek bana göre değil. He bir de, bu bir reklam değildir. Köfteci Ramiz'i tanımam etmem. Sadece köftelerini tanır ve yerim :) Bütün tanışıklığımız bu kadardır. Ama yine de kendileri blogumu keşfeder de reklam ücreti falan vermek isterlerse hiç itiraz etmem ama ödemeyi köfte olarak yapmalarını rica ederim. Saygılar sayın Ramiz :D

13 Nisan 2010 Salı

Dikkat! Bu Faydalı Bir Yazıdır :)


Ben yine yoğunum :) İşyerinde ilgilenmem gereken bazı konular var. Onları halletmeye çalışırken, günlük yapmam gereken işlere ayırdıgım süre azalmış oluyor ve onları da yetiştirmeye çalışırken hoooop akşam oluyor. Sonra yine aynı şeyler işte, eve gel, sofra hazırla, ortalığı toparla, çamaşır-ütü varsa hallet ve yat zıbar :) O yüzden blog yine öksüz ve yetim kalıyor. Kusura bakmnayın.
Geçenlerde bahsettiğim seslendirme ve dublaj eğitimim başladı. Güzel geçiyor diyebilirim. Yani aslında dürüst olmak gerekirse, biraz sıkıcı geçiyor. Ama ilk etapta böyle olması normal tabi. Şuan hocalarımızın seslerimiz tanıma aşamasındayız diyebilirim. O yüzden bize verilen metinleri okuyoruz teker teker. Sacit Hoca da hatalarımızı falan düzeltiyor. Onun gibi okumamız zaten hiç mümkün değil :) Adamda bir ses var ki maşallah diyorum :) Kendisini hiç dinlememiş olanlar ve merak edenler için sitesini ziyaret edip özellikle de Mona Rosa isimli şiirini dinlemenizi tavsiye ediyorum. Şiir zaten harikulade. En güzel Türkçe aşk şiiri deniyor bu şiir için. Sezai Karakoç yazmış. Ve Sacit Onan da o eşsiz sesiyle okuyup bizleri mest etmiş :)
İşte şimdilik böyle okumalar yapıyoruz ama birkça hafta sonra stüdyo ortamına geçeceğiz. Film yada müzik üstüne seslendirme ve dublaj çalışmaları olacakmış. Zevkli geçeceğini tahmin ediyorum.
Diksiyon yada güzel ve doğru konuşma dersi hocamız da Sırrı Er. İsmini duydunuz mu bilmem ama onun seslendirdiği en az bir adet belgesel yada tanıtımı dinlemeyeniniz yoktur diye düşünüyorum. Ben de bugün onunla ilk dersimize girince anladım yıllardır merak ettiğim sesin kime ait oldugunu :) Gerçi bir ara uyuklamışım derste ama bu dersin de ilerleyen zamanlarda gğzel geçeceğini ve çok verimli olacağını düşünüyorum.
Son olarak bugünkü derste öğrendiğim birkaç şeyi sizlere de yazarak uyumaya gitmek istiyorum :) Belki biliyorsunuzdur ama ben birkaçını yeni öğrendim.
-İlkel bir baskı makinesini ilk kullanan Türk topluluğu Uygurlarmış.
-Türkçe'de -sel -sal eki yokmuş. Yani görSEL medya, işitSEL medya, ruhSAL çöküntü vs denmezmiş. Onların doğrusu (ve güzeli) görüntülü medya, sesli medya, ruhii çöküntü imiş. Hatta bununla ilgili olarak, Falih Rıfkı ATAY şöyle söylemiş: "Türkçeyi SALa bindirdik, SELe kaptırdık."
-Yaygın yanlışlara galat denirmiş.
-"Bazen" değil, "bazan"mış doğrusu. "Bazen", "bazan"ın galatlaşmış haliymiş.
-Hiibe değil, hibe imiş. Yani oradaki i harfi uzatılmadan okunuyormuş. (Hibe: bağış)
-Liisan değil lisan iniş. Yani oradaki i harfi de uzatılmazmış.
-Yaarın değil, yarın imiş. Yani oradaki a harfinin de uzatılmaması gerekirmiş.
-Şok olmak diye bir deyim yokmuş. Şok kelimesi başlıbaşına yanlışmış zaten ama illa da kullanmak istiyorsak "şok oldum" değil de "şoka uğradım" diyebilirmişiz mesela.
-Altını çizmek deyimi de yanlış bir kullanımmış. Onun yerine; belirtmek, vurgulamak, üzerinde durmak kelimeleri kullanılmalıymış.
Hocanın konuşmalarını dinledikçe Türkçemizin aslında ne kadar güzel oldunu ve bizlerin dilimizi mahvetmek için neler neler yapıyor oldugumuzu açıkça görebiliyoruz. Derslerden notlar düşmeye devam edicem inşallah burada. Belki sizlere de faydası olur.
Bu arada, ben hala bekliyorum. Oylarınızı :P

12 Nisan 2010 Pazartesi

8 Nisan 2010 Perşembe

Ben Hergün Bu Güzellikleri Görüyorum- 3


Eh artık söylememe gerek yok dimi Eminönü'nde çalıştığımı :) Hergün vapura biniyor, Eminönünde inip Mısır Çarşısı civarından işime doğru gidiyorum. Vaktim olsa fotoğrafçılık konusunu epeyce geliştirebilecek kadar konu çıkıyor karşıma tabi :) Turistlerin şaşkınlıkları, esnafın mal satış çabaları, çocuklari kediler, güvercinler, seyyar satıcılar, camiler, türbeler....
Yukarıdaki kolajın sol üst tarafındaki fotoğraf cumartesi günleri Mısır Çarşısı keşmekeşini gösteriyor. Normalde 5-6 dakika sürecek yolu, yani işyerimden meydana kadar giden yolu, 15 dakikada anca geçebiliyorum! Hele bir de Mısır Çarşısına girmişsem, abbbooooww :) İnsan kaynıyor ortalık. Esnaf memnun ama ben ve arkadaşlarım uyuz oluyoruz. Kadın milletinin bazı mensupları haftaiçi altın günü, pasta börek günü gezme telaşına düştüğü için anca cumartesi gelebilior bu taraflara. Ve gereksiz kalabalığa sebep oluyor çok zaman. Birşey alacakları da yok. Öyle boş boş geziniyorlar. Hepsine çelme takıp düşüresim sonra da üzerinden geçesim geliyor :) Cani yönümü ortaya çıkarıyorlar yahu :) Aaaa! Haftaiçi gelin gezin işte ayol. İki lokma az yiyiverin de lömbürdeyen yerleriniz azalsın. (Kelin ilacı olsa başına sürer, o da ayrı bir konu :) )
Sultan I. İbrahim'in eşi Turhan Sultan tarafından mimar Kazım Ağa'ya yaptırılmış olan Mısır Çarşısı büyülü bir yer gibi. Rengarenk ve hoş kokulu. Hafif loş.. Çoğunlukla baharatçılar var içinde. Ama güzel görünümlü fahiş fiyatlı kilimler, yastıklar da var. Kahve kokusunu yani Çarşının hemen çıkışındaki Kuru Kahveci Mehmet Efendi'yi unutmamak lazım :) Gerçi bilmeyeniniz yoktur dimi Mısır Çarşısını :) E geçelim o zaman :)

Bakın işte ben böyle bir vakitte gidiyorum işe vapurumla :) Güneş çok güzel görünüyor dimi? Ah biraz daha iyi olsam da size daha güzel fotoğraflar çekebilsem ama benim adım Hıdır elimden gelen budur, kusura bakmayın yani :) Ve İstanbul'da lale zamanı :) Heryer rengarenk lalelerle doldu. İnsan bakmaya doyamıyor. Benim de bir iki kez lala yetiştirme çabam oldu ama diğer bütün çiçeklerim gibi onları da öldürdüm maalesef :( Çiçek yetiştirme konusunda hakikaten çok başarısızım ben :( Halbuki o kadar özeniyorum ki, evinde/balkonunda/bahçesinde çeşit çeşit renk renk çiçekleri olanlara. Aslında benim terasım da çok müsait. İşten ayrılırsam minicik bir bahçe haline getirmeyi düşünüyorum. Biber, domates, salatalık falan eksem, güllerle doldursam kenarları. Sonra ölseler yine :D Heheh :) Bu konuda önerilerinize her daim açığım.

He bir de Eminönü'nün böyle mısırcıları, kestanecileri, güvercin yemcileri :) ve o güvercinlerin peşinde koşuşturan çocukları meşhurdur efem :) Ben bu yemleri ve güvercinleri çekmeye çalışırken, bu tezgahın sahibi olan yaşlı teyze kızdı bana :D "Git öte yanda çek kızım, beni çekme!" dedi. Her ne kadar, onu çekmediğimi anlatmaya çalışsam da tedirgin oldu. Ekmek parası peşinde koşarken, birşeylerin ters gidip onu etkilemesinden mi korktu bilinmez... Farklı pozlar düşünmüştüm ama teyze beni kovunca olmadı tabi :) Bu da bu seferki bahanem olsun :P
İşler beni bekliyor, siz de bekleyin e mi? Beni bırakmayın :) Ben sessiz sedasız da olsa sizleri takip etmeye devam ediyorum. Ben ediyorum diye sizin beni takip etmeniz gerekmiyor tabi :) Seviyorsanız takip edin, sevmiyorsanız çekin gidin kaardeşiim :Pp
Haydi görüşmek üzere...

4 Nisan 2010 Pazar

Bazen...


... kendimi şu halat bağlama demirinin üstündeki martı gibi hissediyorum. Etrafım kalabalık ama ben yalnızım. Herkes orada ama ben farklı bir yerdeyim. Çok yakında diğerleri, ama yine de bir başımayım. Seslensem duyacaklar, hareket etsem görecekler. Ama ya bende istek yok bunları yapmak için, yada pes etmişim görmezden gelmeleri sonucu...

Sonra da böyle anlamaz bi şekilde bakıyorlar yüzüme bön bön. Ne derdin var ki senin dercesine. İçimin yaraları dert sayılmaz mı? Kimseye söyleyemeyeceğim ama içimden avaz avaz haykırdığım dertlerim olamaz mı? Hep gülmek zorunda kalışım mıdır sıkıntılarımın boş sıkıntılar oldugunu düşünmelerine sebep? Beynim yorgun, yüreğim yaşlı. Birgün fena halde patlayacağımı düşünüyorum. Ama geri dönüşü olmayacak sanki...

Aslında en iyisi, bu kedicik gibi kıvrılıp uyumak. Bir köşeye çekilip. Görme, duyma, konuşma! Ah yine bırakmazlar ki. Sen duymazsın, görmezsin ve konuşmazsın, bu sefer de buna mana bulurlar. Yada konuşuyormuşsun gibi arkadan konuşur iş çevirirler. Bilmezsin kim ne yapmış ne demiş. Bilmek de istemezsin zaten. Ama rahat bırakmazlar... Dürte dürte uyandırırlar, mecburi uykundan.

Sonra, Cumartesi günü elimi fena halde tırmalayıp kanatan şu yukarıdaki kedi gibi, tırmalayasım gelir beni dürtenleri. Ama ona da gücüm yetmez. Yetse bile bilirim ki yine ben suçlu olurum tırmaladıgım için. Canımın yanmış olması umrunda olmaz kimsenin.

Yani uyumak da çözüm değil. Kuş olup uçmak ve çekip gitmek gerek. Nereye olursa... İçi kara insanlar bulamasın beni diye... Yüreğim daha fazla yorulup yaşlanmasın diye. Hayatın tadını çıkarabileyim diye.

Ama gidemem... "Üzemem" dediklerim üzülmesin diye...